|
Not:
Bu çalışma Verimlilik Dergisi, MPM 'de, 2003-3 tarihinde
yayınlanmıştır.
Giriş
İnsanların hem bireysel hem de toplumsal refah
düzeyleri gün geçtikçe artıyor. Tarihsel süreç içinde incelendiğinde de
toplumların yaşam standardının sürekli bir artış trendinde olduğunu
görürüz. Bu refah artışı kimi dönemlerde yavaşlamış, kimi zaman savaşlar
gibi tahrip edici etkenlerden olumsuz etkilenmiş, kimi zaman ise,
özellikle Sanayi Devrimi’nden sonra, hızlı bir artış trendine girmiştir.
Geçmişe dönüp bakacak olursak Bin Yıl önce yaşamış olan atalarımızın
toplumsal ve bireysel refah düzeylerinin onlardan 500 ya da 1,000 sene
önce yaşamış olan atalarımızın refah düzeyinden çok farklı olmadığını
görürüz. Ne de ülkeler arasında ki refah farkında günümüzde olduğu gibi
büyük uçurumlar vardı. Günümüzde ise maalesef bir yandan bireysel refah
eşitsizlikleri artarken bir yandan da ülkeler arası refah farkı gittikçe
açılmaktadır. Ülkeler açısından bakıldığında bunun nedeninin toplumların
tarihsel süreç içinde farklı verimlilik artış oranları göstermelerinden ve
bu farklılıkların devam etmesinden kaynaklandığını görürüz.
Toplumların verimlilikleri, dolayısıyla refah
düzeyleri, neden sürekli bir artış trendindedir ? Acaba bu verimlilik
artışları nasıl olmaktadır ? Uzun ve kısa dönem arasında fark var mıdır?
Bu yazının ana hipotezi uzun dönem
ekonomik büyümenin, diğer bir deyişle yaşam standardındaki iyileşmelerin,
teknolojik yeniliklerden kaynaklanan verimlilik artışları
olduğudur. Teknolojik yeniliklerin kaynağı ise insanın
zihinsel emeğidir. Teknolojik yenilikler olmasaydı kaçınılmaz olarak
bir müddet sonra Neoklasik modellerin öngördüğü “denge” ye ulaşılacak ve
büyüme sona erecekti.
Yeni Teknolojiye Kimin
İhtiyacı Var?
Teknolojik yenilikler gelişmiş ülkelerin
firmaları için olduğu kadar gelişmekte olan ülkelerin firmaları için de
önem taşımaktadır. Ancak gelişmekte olan ülkelerdeki durum bazı
farklılıklar arz etmektedir. Gelişmekte olan bir ülke firması için çoğu
zaman teknolojik yenilik gelişmiş ülke firmalarınca bilinen ve hala
kullanılmakta olan veya bir zamanlar kullanılmış olan bir teknoloji
anlamına gelmektedir. Bu nedenle gelişmiş ülke firmaları için “yeni”
teknoloji ne anlama geliyorsa, birçok gelişmekte olan ülke firması için de
gelişmiş ülkelerde tanınan-bilinen ama henüz söz konusu ülke firmalarınca
tanınmayan teknolojiler o anlama gelmektedir. Örneğin iletişim amaçlı uydu
üretme teknolojisi gelişmekte olan ülke firmaları tarafından kullanılmaya
başladığında "yeni" teknoloji olacaktır. Bu arada gelişmekte olan ülke
firmalarınca hiç teknolojik katkılar yapılmıyor demek haksızlık olur.
Fakat yapılan bu katkıların küresel anlamda çok marjinal oldukları ve
teknolojik yeniliklerin aslan payının gelişmiş ülke firmalarınca
gerçekleştirildiği bir gerçektir.
Küresel açıdan bakıldığında uzun dönemde
yeni teknolojilerin, daha kısa dönemlerde ise gelişmekte olan
ülkelere teknoloji transferinin küresel ve bölgesel büyümenin en
büyük ve güçlü motoru olduğunu ileri sürmek sanırım yanlış olmaz. Bu
arada yeni teknolojilere gereksinim duymadan da bilinen teknolojileri
kullanırken bazı önlemler alarak verimlilik artışları sağlamak mümkündür.
Ama bu tür verimlilik artışlarının belli bir sınırı vardır. Buna örnek
olarak işgücünü daha iyi eğitmek, vardiyalı çalışmak, işyeri
sağlık-güvenlik koşullarını iyileştirmek gibi etkenler sayılabilir.
Böylece teknolojik değişime gerek kalmadan fakat sınırlı ölçüde de olsa
büyüme sağlanabilecektir.
Büyüme Nedir?
Bu yazıda büyüme kısaca “üretimden
kaynaklanan katma değer artışı” olarak üretici firmalar (mikro
ekonomi) açısından değerlendirilecektir. Bu tür artışlar kısa dönemde de
olabilir, uzun dönemde de. Makro ekonomik politikalar/uygulamalar ancak
firma düzeyinde verimlilik artışları sağlayan ortam ve olanak
yaratabildikleri oranda başarılı olabilirler, dolayısıyla katkıları
dolaylıdır. Bazen, Türkiye örneğinde sıkça görmeye alıştığımız gibi, makro
ekonomik politikaların verimliliği arttırmak yerine sadece bazı kişi ve
grupları zengin ettiğine tanık oluruz. Bu nedenle mikro (firma) düzeyinde
verimlilik artışları yaklaşımının ülke ekonomisindeki büyümeyi daha iyi ve
sağlıklı anlamamıza yardımcı olacaktır.
Temel varsayımımız enflasyonsuz bir
serbest rekabet ortamının, dolayısıyla rekabet edebilecek (katma
değer yaratabilecek kapasitede) firmaların var olduğudur. Bu varsayım
aynı zamanda kurumsal ve kültürel altyapının çağın gereklerine "uygun"
bir seviyede olduğunu da öngörmektedir.
Hangi Kritere Göre Büyüme?
İşgücü açısından değerlendirildiğinde büyüme
bir birim zamanda kişi başına veya çalışan kişi başına gerçekleşen katma
değerde (VA) artış demektir. Kişi başı üretim artışı kriteri
yanıltıcı olabilir. Ülke ekonomisi büyürken nüfus da büyüyorsa kişi başı
üretim artışı bundan etkilenecek, genel olarak büyüme gerçekleşenden daha
küçük görünecektir. Dönemsel veya ülkeler arası refahı kıyaslamada çok
yararlı olan bu kavram yerine çalışan kişi başına bir birim zamanda
gerçekleşen verimlilik artışı kriteri firma düzeyinde büyümeyi
incelemede daha yararlı olacaktır.
Büyümeyi üretilen katma değerde artışlar
çerçevesinde incelediğimize göre verimlilik artışı ölçümlerinde alternatif
olarak bir birim zamanda harcanan bir birim sermayenin ürettiği katma
değer kriteri de dikkate alınabilir. Zaten yatırımcı için de önemli olan
yatırım olarak harcanan bir birim sermaye (K) karşılığında bir
birim zamanda elde ettiği kâr oranıdır (r). Bu birim zamanda elde
edilen kâr oranı ne kadar yüksekse yatırımcı da o kadar çok tatmin
olacaktır. Dolayısıyla firma açısından önemli olan unsur katma değeri
oluşturan unsurlardan biri olan kârın (p) kendisidir. üstelik bu yaklaşım
konuya ideolojik açıdan yaklaşanların da işine gelecektir. Çünkü be
durumda sermayenin verimliliği ölçülüyor gibi bir durum ortaya çıkacaktır.
Ama bu yaklaşıma bir kaç açıdan ve çok haklı gerekçelerle itiraz etmek
mümkündür.
Öncelikle, sermaye malları emek ve doğa gibi
üretken değildirler fakat emeğin üretkenliğini (verimliliğini) arttırmak
amacıyla emek tarafından doğal girdileri yeniden şekillendirmek suretiyle
üretilmiş üretim araçlarıdırlar. Ayrıca, ideolojik çerçeve dışında sermaye
mallarının verimliliği diye bir şey yoktur, olamaz da. Olsa olsa,
Keynes’in yaptığı gibi, sermayenin marjinal etkinliğinden söz edilebilir
ama bu farklı bir kavramdır. üretken olan insan ve doğadır. Üretkenliği
arttıran unsur ise "zihinsel emektir".(Gürak,1993)
İkincisi, sermaye sahibini ilgilendiren elde
ettiği kâr oranıdır (r), oysa ülke ekonomisi açısından önemli olan
hem kâr (π) hem de ücretleri içeren katma değerin (VA=w*L + π)
büyüklüğü, daha da önemlisi katma değerin büyüme hızıdır.
Üçüncüsü, katma değeri arttıran her tür
girişim aynı zamanda çalışan kişi başına üretilen kâr oranını da
arttıracaktır, cet.par. Diğer bir deyişle, kısa dönemde ücretler ve diğer
girdilerin fiyatları sabit olduğundan (sıfır enflasyon varsayımı ve
ücretlerin yeni toplu sözleşmeye kadar sabit olması nedenlerinden), katma
değeri arttıran her verimlilik artışı katma değer içindeki kâr oranının
artması anlamına gelmektedir. Dolayısıyla katma değerdeki büyüme
incelenirken kârlılıktaki büyümeyi de kolaylıkla izleyebiliriz.
Dördüncüsü, her türlü ticari üretim insanlar
tarafından ve insanların tüketimi için gerçekleştirildiğine göre
verimlilik artışlarını da insan gücü kriterine göre ölçüp, değerlendirmek
kadar doğal bir şey olamaz.
Tarihsel Perspektif
1950’lerde Abramowitz, Solow, Denison gibi
birçok iktisatçının yaptıkları araştırmalar sonucu büyümenin (verimlilik
artışının) kaynağı olarak yeniden keşfedilen teknolojik yenilik
kavramı iktisatçılar tarafından gittikçe artan oranda önem ve ilgi görmeye
başladı. Teknoloji artık Neoklasik büyüme teorilerinin vazgeçilemez bir
parçasıydı ve araştırmacılar bu etkeni göz ardı edemez olmuşlardı. Ancak,
bu kadar önemsenmesine rağmen iktisat teorilerinde teknolojinin ayakları
tam olarak yere basmayan bir yönü vardı; teknolojik değişim dışsal bir
etken olarak yer almaktaydı. Tabiri caizse, teknoloji sanki ”gökten
zembille” firmalara iniyor ve ekonomiye katkısını yapıyordu. Bir türlü
Neoklasiklerin öngördüğü dengeye ulaşılamadığına göre sürekli olarak
gökten zembille inmeye devam ediyor ve refah artışının sürekli olmasını
sağlıyordu.
Teorideki yeni gelişmeler sonucu büyüme
modellerinin geleneksel üç üretim faktörüne (emek, doğa ve sermaye)
ilaveten iki önemli faktörü daha oluşmuştu; teknolojik değişim ve beşeri
sermaye (zihinsel emek). Bazıları ise bunlara girişimci faktörünü de
eklemeyi ihmal etmiyordu. Ancak tüm bu gelişmelere rağmen hala önemli bir
eksiklik vardı. Ne teknolojik değişim ne de beşeri sermaye büyüme
modellerine içsel bir faktör olarak monte edilememişlerdi ve teknoloji
gökten zembille inen bir faktör olmaya devam ediyordu.
İktisatçıların Neoklasik geleneğin etkisinde
olanları (Lucas, Romer gibi) soyut matematiksel modeller çerçevesinde yeni
(endojen) modeller üretmeye çalışırken, bir kısmı da bu geleneğin dışında
katkılarda bulunmaya, büyüme surecini açıklamaya çalışıyorlardı. (Bak.
Silverberg-Soete, Eds. 1994) Elbetteki büyüme ile ilgilenen sadece
iktisatçılar değiller. ünlü yönetim felsefecisi Peter Drucker veya Alvin
Toffler gibi gelecek bilimciler de konuya ilgi duymakta ve katkıda
bulunmaktaydılar. Iktisat kökenli olmayanların bazı ekonomik olguları bir
çok iktisatçıdan daha iyi değerlendirebilme yeteneğine sahip olduğunu
görürüz. Drucker bunlardan biridir. Drucker’a göre: “Refahın kaynağının
özellikle beşeri bir şey olduğunu artık biliyoruz: Bilgi. Şayet bilgiyi,
nasıl yapılacağını bildiğimiz işlere uygularsak, bunun adına “verimlilik”
deriz. Şayet bilgiyi, yeni ve farklı işlere uygularsak, bunun adına
“yenilikçilik” deriz.”(Drucker,1995,s.30) Diğer bir deyişle,
bilgiden kaynaklanan verimlilik artışı veya
yenilik getiren teknolojik değişim refah artışının
kaynağıdır. Bilginin kaynağı da insanın zihni yani beyni olduğuna göre,
teknolojik değişimin, dolayısıyla verimliliğin kökenin, insanların
zihinsel yeteneği ve kapasitesi kısacası bilgili ve yaratıcı insan gücüdür
(eğitimli emektir) diyebiliriz. (Gürak,1993)
Gelecek bilimci Toffler’a göre de ülkelerin
refah artışlarının kaynağında verimlilik artışları bulunmaktadır. Gelişmiş
ülkelerin, “hem yaşama standardındaki hem de yaşam kalitesindeki bütün
artışların temelinde bu patlama vardır. Harcanabilir gelirler ile satın
alma gücündeki büyük artışı sağlayan da budur.” (Toffler,1995,s.99)
Ancak, Toffler’ın söz ettiği verimlilik artışı, Drucker’ınkinden farklı
olarak yenilikçiliği de içermektedir. Diğer bir deyişle, Toffler’ın
verimlilik artışı sadece bilinenin daha ucuza üretimini değil fakat aynı
zamanda tamamen yeni ürünler ve üretim araçlarının üretimini de
kapsamaktadır.
Makro Verimlilik Artışı Kavramı
Ülke ekonomisinin yeni ürünler ve üretim
yöntemleri sayesinde büyümesine, dolayısıyla yaşam standardında görülen
artışlara “makro verimlilik artışı“ da denebilir. Makro
verimlilik artışlarının en önemli ve belirgin özelliği sadece firmaların
genel üretim kapasitelerindeki genel bir artışı değil, daha önce
üretilmemiş yepyeni ürünleri ve üretim yöntemlerini de içermesidir.
Böylece bir yandan toplam ürünlerin çeşidinde artış sağlanırken bir yandan
da toplam çıktının değerinde, dolayısıyla yaşam standardında ve
harcanabilir gelirlerde artış sağlanmaktadır.
Makro verimlilik artışlarının temeli de
elbette mikro (firma) seviyesinde gerçekleşen verimlilik artışlarına
dayanmaktadır. Bir firma üretmekte olduğu bir ürünü daha ucuza
üretebilmeyi sağlayan yeni bir teknoloji geliştirdiğinde büyük bir
olasılıkla üretimde hem miktar (kantitatif) hem de mali (finansal) açıdan
bir artış sağlayacaktır. Ancak firmalar durmaksızın daha önce üretime
sunulmamış yepyeni ürünler de piyasaya sürmekte ve bu yeni ürünler çoğu
zaman yeni üretim yöntemleri ile üretilmektedirler. Bu durumda yeni
yatırımlar sayesinde yeni iş alanları yaratılmakta, harcanabilir gelir
artmakta ve genel yaşam standardı yükselmektedir.
Verimlilik Artışı Neden
Amaçlanır ?
Firmalar neden verimlilik artışları
peşindedirler sorusuna gelince; siyaset ve siyasetçilerden kolaylıkla
etkilenme eğilimimde olan Kamu sektörüne ait üretim birimlerini ve kâr
amacı gütmeyen gönüllü kuruluşların ve vakıfların faaliyetlerini bir
tarafa bırakacak olursak, herkesin bildiği gibi ticari üretim özel sektör
firmalarınca gerçekleştirilmektedir. Gene herkesin çok iyi bildiği gibi,
bazı ders kitapları ve ideolojik yaklaşımlar farklı şeyler söylese de,
ticari üretimin amacı kâr (p) elde etmek ve içinde bulunulan
koşullara uygun olarak bu kârı en üst seviyeye çıkarmaktır. Durum böyle
olunca firma için önemli olan şey bir birim yatırım karşılığı, bir birim
zamanda elde edeceği kâr (p) veya kâr oranıdır (r=p/K).
Firma kâr oranını nasıl arttırır? sorusunun
yanıtına gelince: kısa dönemde ücretler, işverenle yapılan toplu
sözleşmeler ile belirlendiğinden, ayrıca tüm üretim girdilerinin ve rakip
ürünlerin fiyatlarının sabit kaldığı varsayıldığından, hem kâr oranını
arttırmak hem de rakip firmalara karşı avantaj elde edebilmek için
yapılması gereken şey kısa ve uzun dönem stratejilerle verimliliği
arttırmaktır. Uzun dönemdeki verimlilik artışları (büyüme) sadece
teknolojik yeniliklerle sağlanabildiğinden rekabet gücünü kaybetmek
istemeyen firmaların uzun dönemde mutlaka teknolojik yenilikler yapmaları
gerekir. Aksi halde rakip firmalar teknolojik üstünlüğü ele geçirecek ve
firma sistemin özünü oluşturan “yaratıcı yok edicilik” nedeniyle
piyasadan çekilmek, yerini daha rekabetçi firmalara terk etmek zorunda
kalacaktır.
Görüldüğü gibi bir firmanın öncelikli hedefi
olan kâr maksimizasyonu ile ülkenin öncelikli hedefi olan toplam katma
değerin maksimizasyonu farklı şeylerdir. Ancak firmalar verimlilik
artışları vasıtasıyla maksimum kâr peşinde koşarken aynı zamanda toplam
katma değerin de artmasını sağlarlar. Bu yeni yatırımlar vasıtasıyla daha
fazla istihdam alanları yaratmak suretiyle hem toplam ücretlerin hem de
kârların artması şeklinde gerçekleşebilir. Toplam ücretlerin toplam katma
değer içindeki payının değişimi ise işçi-işveren arasında yapılan
pazarlıklar sonucu belirlendiğini söylemiştik. Ancak ücretler, fiyatlar ve
kâr oranları gibi esnek olmadığından verimlilik artışları sonucu kısa
dönemde toplam katma değerin sermaye lehine, dolayısıyla ücret aleyhine
değiştiğini görürüz. Ücretler aleyhine gibi görünen bu durum reel
ücretlerin azaldığı anlamına gelmez, sadece toplam VA içinde
ücretin oranının azaldığını gösterir.
Verimlilik Artış Ölçümü
Verimlilik artışlarını genel olarak iki
kategoride inceleyebiliriz.
1- Nicel (kantitatif) artış; ve
2- (Katma) Değer artışı.
Kantitatif artış, üretimde kullanılan
girdilerin miktarı ile elde edilen çıktının miktarı arasındaki teknolojik
yenilikten kaynaklanan fiziksel artış oranını gösterir. Çıktı
miktarını Q, eğitimli ve eğitimsiz emeği L, diğer girdileri
Xi ve kullanılan toplam sermayeyi K olarak
gösterecek olursak, tam kapasite üretim varsayımıyla üretim fonksiyonunu
Q belirleyebiliriz.
Q = f ( L, Xi)
i = 1,2,….., n (eq. 1)
Bu eşitlikten yola çıkarak, toplam faktör
verimliliğini (TFP)
TFP =
(eq.
2)
herhangi bir girdinin, varsayalım X5’in,
kısmi faktör verimliliği (PFP)
PFP5 =
(eq.3)
ve emeğin verimliliğini (LP)
LP =
birim
zaman (eq. 4)
olarak göstermek mümkündür. Emek faktörünü
diğer girdilerden farklı olarak gösterdik, çünkü emeğin hem üretim hem de
tüketim aşamasında çok ayrıcalıklı bir yeri vardır ve sıradan bir girdi
gibi değerlendirilmesi çok yanlış olur. Emek ayrıcalıklıdır çünkü ne
insansız üretim yapmak mümkündür ne de üretilenleri tüketmek.
Kantitatif artış oranının girdiler ile
çıktılar arasındaki fiziksel ilişkiyi gösterdiğini belirtmiştik. örneğin
bilinen bir ürünü (Q), daha az birim girdi (X) kullanarak
aynı miktarda ürün;
Xt+1 < Xt
; Qt+1=Qt
veya aynı birim girdileri kullanarak daha çok
miktarda ürün;
Xt+1 = Xt
; Qt+1 > Qt
veya bir yandan kullanılan girdi miktarını
azaltırken bir yandan da çıktı miktarını arttırdığımızda;
Xt+1 < Xt ;
Qt+1 > Qt
kullanılan bir birim girdi başına fiziksel verimlilik
artacaktır. Her üç durumda da verimlilik artışı bilinen bir ürünü daha az
fiziksel birim girdi ile üretmemize olanak sağlayacaktır. Girdiler (Xi)
yerine işgücünü (L) kullandığımızda da aynı sonuçlar geçerli
olacaktır.
Ancak, (eq.3) ve (eq.4) bize verimlilikle
ilgili kesin bilgi verirken (eq.2) için aynı şeyi söylemek pek olası
değildir. Bunu örnekle açıklayacak olursak, (eq.4) bize bir birim
işgücünün ürettiği ürün ile olan miktar ilişkisini, yani bir birim işgücü
karşılığı ne kadar fiziksel çıktı üretildiğini göstermektedir ve bir ölçüm
sorunu olmayacaktır. Veya (eq.3)’e baktığımız zaman emek dışındaki bir
girdi ile çıktı arasındaki fiziksel ilişkiyi görürüz ve burada da ölçümde
bir sorun olmayacaktır. Varsayalım enerji girdisi ile fiziksel çıktı
arasındaki ilişkiyi irdeliyoruz ve kullanılan yeni teknoloji sayesinde
aynı çıktıyı 100 KW enerji yerine 80 KW enerji (X5) ile
üretmek mümkün olsun. Sonuçta bir birim enerji ile ne kadar miktar daha
fazla çıktı elde edebileceğimizi (dQ/dX5) kolaylıkla
ölçebiliriz, cet. par. Ancak girdi sayısı arttıkça bazı sorunlar
kaçınılmaz olacaktır. örneğin, yeni teknoloji sayesinde 20 KW daha az
enerji ve 10 işçi daha az gerekli dediğimiz zaman girdi-çıktı ilişkisini
kantitatif olarak (dQ/dX5;dL) nasıl değerlendireceğiz ?
Aynı sorun TFP ölçümü için de
geçerlidir. Tüm girdilerin miktarındaki değişim ile çıktı miktarındaki
değişim arasındaki ilişkiyi hangi yöntemle sağlıklı bir şekilde ölçmek
mümkün olabilir? Bu tip bir sorunu aşmanın bir yolu eşitliğin pay kısmını
miktar (Q) olarak kullanmaya devam ederken payda kısmındaki
değişkenleri miktar yerine parasal değer olarak kullanmaktır. Diğer bir
deyişle, üretimde kullanılan parasal sermaye ile fiziksel çıktı arasındaki
ilişkiyi ölçmek. Fakat bu sefer de gerçek anlamda kantitatif bir ölçüm
yapmamış olacağız.
Görüldüğü gibi emeğe veya herhangi bir girdiye
göre verimliliği fiziksel oran olarak ölçmekte pek bir sorunla
karşılaşılmazken, iki veya daha fazla girdi miktarı söz konusu olduğu
zaman kantitatif ölçüm yapabilmek zorlaşmaktadır. Fiziksel miktarlar
yerine değer kavramının (VA) kullanılması ise bu sorunu aşmamızı
sağlayacaktır.
Yeni Ürünler
Ekonomide sadece bilinen ürünleri daha ucuza
üretmeye yönelik yenilikler olmaz demiştik. özellikle çağımızda sürekli
olarak yeni ürünler piyasaya çıkmakta ve bunları üretebilmek için de yeni
üretim yöntemleri geliştirilmektedirler. Bu tür tam anlamıyla yeni ürün ve
üretim yöntemlerini miktar (kantitatif) olarak kıyaslayabileceğimiz önceki
örnekleri olmadığına göre bunların refaha katkısını kantitatif oran artışı
ile ölçmek olanaksızdır. Bu nedenle yenilikler içeren böyle
durumlarda verimlilik artışını katma değer (VA) kriterine göre
ölçmek daha akılcı ve yararlı olacaktır. Verimlilik artışlarını değer
açısından incelemek için yukarda verdiğimiz eşitliklerdeki miktarları
piyasa fiyatlarıyla çarpmak yeterli olacaktır. Böylece yaratılan katma
değerin büyüklüğünü ve girdilerin değerlerini kolayca hesaplayabiliriz.
Değerin kriter olarak kullanıldığı verimlilik
artışlarının, kantitatif verimliliği kriter olarak alan yöntemlere göre
bir çok avantajları vardır. Ancak değere dayalı verimlilik ölçümleri de
dikensiz gül bahçeleri değildir. Enflasyon ve devalüasyonla ilişkili
sorunlar dışında akla gelen ilk soru hangi tür değer değişimi ölçümünün
verimlilik acısından daha gerçekçi bilgi sağlayacağı yönündedir, TFP’mi,
PFP’mi yoksa LWP’mi ?
Verimlilik (productivity) kavramı bazen
ekonomik etkinlik (economic efficiency), teknik etkinlik (technical
efficiency) ve kârlılık (profitability) kavramları ile karıştırılmaktadır.
Her dört kavram da birbiriyle ilişkili ve etkileşim içinde olmasına karşın
bazı farklılıklar da vardır.(Bak. Tablo:1) Ekonomik etkinlik (EE)
satışlardan elde edilen toplam gelir (TR) ile üretim maliyetleri
arasındaki oransal finansal ilişkiyi gösterir. Teknolojik boyutu yoktur ve
parasal bir olgudur.
Girdilerin veya çıktıların fiyatlarındaki
herhangi bir değişim doğal olarak ekonomik etkinliği etkileyecektir.
örneğin herhangi bir nedenden dolayı çıktıların fiyatlarının (pj)
artması veya girdilerin fiyatlarının (pi) düşmesi, cet.
par., ekonomik etkinliğin artmasına neden olacaktır. Aksi durumda ise
ekonomik etkinlik azalacaktır. Girişimci, daha ucuz kredi temini, toptan
girdi alışında sağlayacağı indirimler, piyasa talebinde ki konjonkturel
dalgalanmalardan doğan fiyat değişimleri gibi teknolojik olmayan
nedenlerden dolayı ekonomik etkinlik düzeyini etkileyebilir.
Tablo :1 Verimlilik, Etkinlik ve Kârlılık
|
|
Oransal ilişkinin
|
niteliği |
Teknolojik niteliği |
|
Verimlilik |
Parasal (VA) veya
Kantitatif |
TR / TC Qs
/ Qi * |
Uzun dönemde değişken.
Kısa dön. veri ** |
|
Ek. Etkinlik |
Parasal |
TR/TC |
Veri teknoloji |
|
Tekn. Etkinlik |
Kantitatif |
Q s /
Qmax s |
Veri Teknoloji |
|
Kârlılık |
Parasal |
π / TC ; π / TR
|
Veri veya Değişken |
* Q s : quantity supplied ;
Q i quantity of inputs
** Bak. Tablo: 3
Teknik etkinlik (TE) ise kapasite
kullanım oranı ile ilişkili bir kavramdır. Kantitatif verimlilik artışı
ile yakından ilişkili olmasına rağmen teknolojik açıdan yenilik içermez ve
gerçekleşen üretim miktarı ile potansiyel maksimum çıktı arasındaki
oransal ilişkiyi gösterir. EE gibi parasal bir olgu değil fakat
fiziksel bir olgudur.
TE oranı bire eşit olduğu zaman (TE
= 1) teknolojik açıdan elde edilmesi mümkün olan en üst seviyede çıktı
elde ediliyor demektir. TE oranının birden küçük olması durumunda
ise atıl kapasite olduğu anlaşılacaktır. Atıl kapasite oranı azaldıkça
teknik etkinlikle birlikte verimlilik de artacak ve birim maliyetler
düşecektir. Bu durumda ki verimlilik artışının nedeni teknolojik
değişimden değil fakat kapasite kullanım oranındaki değişimdir.
Kârlılık veya kâr oranı (r) da parasal
bir olgudur ve kâr ile toplam maliyet, toplam gelir veya aktifler
arasındaki oransal ilişkidir. Kâr oranının uzun zaman içinde düşme
trendinde olmamasının en önemli nedeni teknolojik yenilikler olmasına
rağmen daha kısa dönemlerde girdi-çıktı fiyatlarındaki veya arz-talep
miktarlarındaki dalgalanmalar gibi teknoloji dışı etkenler sonucunda da
kâr oranı değişken bir trend izleyebilir. Yatırımcı için en önemli
gösterge olan kâr oranı mümkün olan en üst seviyeye çıktığında hem
verimlilik, hem ekonomik etkinlik, hem de teknik etkinlik en üst (maximum
possible) seviyeye ulaşmış olacaktır. Diğerlerinin optimum seviyede
olmaması durumunda ise kâr oranı pozitif olsa bile optimum seviyede
olmayacaktır. Diğer bir deyişle, max r için max EE ve max
TE gereklidir.
Katma Değer artışına dayanan verimlilik artışı
ölçümü ülkelerin genel refah düzeylerinin değişimini incelemede ve
kıyaslamada kullanılan yararlı bir araçtır. ülke genelinde üretilen mal ve
hizmetlerin değer olarak artışının “makro” verimlilik artışı
olarak da tanımlanabileceğini belirtmiştik. Makro verimlilikteki değişim
göstergeleri ülkeler arası veya ülke içi dönemsel kıyaslamalar yapmak için
çok elverişlidir. Örnegin, kişi başı refah düzeyi
veya çalışan kişi başına ülke verimliliği
kriterlerini kullanarak bir ülkedeki ekonomik gelişmeyi veya
ülkeler arası gelişmeleri kıyaslama yoluyla çok yararlı bilgiler edinmek
mümkündür.
Ürün, Mal Ve Hizmet
Şimdiye kadar hep ürün sözcüğünü kullanmaya
dikkat ettik. üründen kastedilen şey hem fiziksel taşınabilir nitelikli
mallar (metalar) hem de fiziksel olmayan ve taşınamayan hizmetlerdir.
iktisatla ilgili ders kitaplarında genel olarak üretilen ve tüketilen
şeylerden söz edilirken mal ve hizmet ayrımı yapılmamaktadır. Ancak,
iktisat teorilerini yakından incelediğimizde gerek fiyat teorisinde
gerekse büyüme, dış ticaret teorilerinde söz konusu olan üretim hizmetler
değil, malların üretimidir. Bu durumda ise teoriler Gayri Safi Yurt İçi
Hasıla (GSYİH)’nın en büyük payını oluşturan hizmet üreten sektörleri
ihmal etmiş hatta dışlamış olmaktadırlar.
Halbuki günümüzde çalışan insanların büyük bir
çoğunluğu bir zamanlar önemsiz görülen hizmet üretimi sektöründe istihdam
edilmekte ve mavi yakalı denen fiziksel üretim yapan tarım ve sanayi
sektörü çalışanlarının sayısı gittikçe azalmaktadır. Marx’ın proletaryası
gittikçe küçülmüş, Toffler’in deyimiyle kogniterya’ya (cogniteria)
dönüşmüştür. (1992,s.90) “1988’de üretilen bir mal için gerekli
işçilik, adam/saat olarak 1973’te aynı miktar malı üretmek için gerekli
olan işçiliğin sadece beşte ikisidir.” (Drucker,1995,s.8) Bunun temel
nedeni ise zihinsel emekten kaynaklanan verimlilik artışlarıdır.
Hizmet sektöründeki verimlilik artışlarını
fiziksel üretimde olduğu gibi ölçebilmek mümkün müdür ? Aynı kriterler
uygulanabilir mi?
Hizmet sektöründeki verimlilik değişimini meta
üretiminde olduğu gibi kantitatif olarak ölçmek imkansızdır denebilir.
Teknolojik yeniliklerle birlikte üretilen hizmetlerin kalitesinin sürekli
olarak artış trendinde olması ise ölçümü ve öncekilerle kıyaslamayı daha
da zorlaştırmaktadır. Bir öğretmenin veya doktorun hizmet miktarını ve
kalitesini hangi kritere göre ölçebilirsiniz ? Mutlaka bir ölçüm
yapılacaksa herhalde en uygun kriter çalışılan birim zaman başına üretilen
katma değer olacaktır. Ancak, gene de üretim araçlarının içerdiği kalite
artışlarının etkilerini ölçebilmek çok zor hatta imkansız olacaktır. ülke
içi katma değer miktarını ölçerken enflasyon faktörünü, ülkeler arası
kıyaslama yaparken ise satın alma gücü paritesini dikkate almak gerekir.
Verimliliği Nasıl Arttırabiliriz ?
Uzun dönemde büyüme olgusunu incelediğimiz
zaman sürekli büyümenin gerçek nedeninin teknolojik yeniliklerden
kaynaklanan verimlilik artışları olduğunu görürüz. Yani üretilen yeni
teknolojiler aracılığıyla yeni ürünler ve yeni üretim yöntemleri üreterek
kişi başına tüketilen ürünlerin miktar, kalite ve çeşidi sürekli olarak
artmakta, buna paralel olarak da bireylerin ve ülkelerin refahı
artmaktadır. Dolayısıyla uzun dönem büyüme (refah artışı) için anahtar
kavram teknolojik değişim veya yeniliklerdir.
Verimlilik artışını bazı durumlarda, özellikle
de gelişmekte olan ülkelerde, teknolojik değişim içermeyen fakat üretimde
performansı arttırıcı yollarla da arttırmak mümkündür. Ancak teknolojik
değişime dayanmayan ve veri (bilinen) teknolojileri daha etkin kullanmayı
amaçlayan yollarla sağlanan bu tür verimlilik artışlarının her zaman bir
üst sınırı vardır. Teknolojik değişimler olmasaydı salt performans
artışına yönelik verimlilik artışlarıyla büyümenin sonucunda Neoklasik
modellerin hayali statik dengesi kaçınılmaz son olacaktı.
Verimliliği arttırıcı önlemleri iki ana grupta
inceleyebiliriz;
1. teknolojik yenilik içeren; ve
2. teknolojik yenilik içermeyen.
Birinci gruptakiler uzun dönemde bireysel ve
toplumsal refah düzeyinin artışında tek etken olan teknolojik yenilikleri
gerektirir. Bu vesileyle ya bilinen ürünlerin üretim yöntemlerinde bir
değişim olmaktadır, ya da yeni ürünler üretilmektedir. Teknolojik yenilik
içermeyen önlemlerle verimliliği arttırmanın, sınırlı bir etkisi de olsa,
burada bahsedilmeyenler de dahil bir çok yolu, yordamı vardır. Örneğin
kredi politikası, gelirin yeniden dağılımı, ihracatın teşviki, tarım
politikası, vs. Burada ise bu saydıklarımızın dışında ama kesinlikle daha
az önemli olmayan diğer bazı yöntemlerin üstünde duracağız. Şimdi
teknolojik değişim içerenler de dahil olmak üzere verimlilik artışı
sağlayan ve aklımıza ilk gelen 11 (onbir) yöntemi sırasıyla inceleyelim.
Bunların ilk ikisi yeni teknoloji üretimi gerektiren, geri kalan dokuzu
ise yeni teknoloji gerektirmeyen yöntemlerdir
1- Yeni üretim yöntemi (Yeni Teknoloji)
Teknolojik değişim içeren yeni bir üretim
yöntemi sayesinde bildiğimiz bir ürünün üretiminde nasıl verimlilik
artışı, dolayısıyla da katma değer ve kârlılıkta artış sağlandığını bir
örnekle açıklamaya çalışalım. Varsayalım bir işletme otomobil lastiği
üretiyor ve emek (L) dışında Xi adet girdi
kullanıyor ve üretim fonksiyonu;
q = f (L, Xi
) i = 1,2,….., n
Varsayalım bu firma yeni bir teknoloji
uygulayarak X5 girdisinden daha az kullanarak aynı
miktarda çıktıyı elde edebiliyor. Tüm girdi ve çıktı fiyatları ile talebin
ve ücret düzeyinin değişmediğini varsayarsak ve t zamanı, TC
toplam maliyeti gösterecek olursa yeni girdi-tasarruf eden (input-saving)
teknoloji sayesinde;
q t+1 = q
t
fakat
TC t+1 < TCt
olacaktır. Toplam üretilen miktarda bir
değişiklik olmamasına rağmen kullanılan girdide azalma olduğundan,
kullanılan sermayeye (K) kıyasla katma değer (VA), toplam
kâr (π) ve kâr oranı (r) artacaktır. Burada sermaye (K),
emek dahil tüm girdiler için harcanan “parasal sermaye”dir ve
işletme sermayesi ile makineler de dahil tüm girdiler için yapılan
harcamaları kapsamaktadır. Diğer bir deyişle (K) toplam maliyetleri
(TC) göstermektedir.
Ikinci olarak otomobil lastiğinin veri
girdilerle çıktısını arttıran (output-increasing) bir teknolojik değişim
olduğunu varsayalım. Yeni teknoloji sayesinde emek dahil kullanılan tüm
girdilerin miktarlarında bir değişiklik olmamakla birlikte, elde edilen
çıktı miktarında bir artış olsun, cet.par. Bu durumda da üretilen
miktardaki artışla birlikte gene kullanılan sermayeye göre katma değerin (VA),
toplam kârın (π ) ve kâr oranının (r) da arttığını
gözlemleriz.
q t+1 > q t ; VA
t+1 > VA t ; TC t+1 = TCt
ve r t+1 > r t
Bir teknolojik yeniliğin getirdiği yeni
üretim yöntemi (new production method), girdilerde tasarruf veya
çıktıda artış sağladığı gibi aynı anda her ikisinin birden gerçekleşmesini
de sağlayabilir. Yani bir yandan kullanılan girdilerde azalma gözlenirken
bir yandan da daha çok çıktı elde edilebilir. Veya yeni teknoloji sadece
kullanılan emek (işçi) miktar miktarında tasarruf edici olabilir. Tüm bu
durumlarda ortaya çıkacak toplam çıktı (q) ile kâr oranı (r),
katma değer (VA= π +w*L), kısmi faktör verimliliği (PFP),
toplam faktör verimliliği (TFP), emeğin ücret verimliliği (LWP)
ilişkilerini Tablo: 2’de görebiliriz.
2- Yeni Ürünler ve Üretim Yöntemleri (Yeni
Teknoloji)
Yeni teknolojik buluşlarla sürekli olarak yeni
ürünler üretilmesi insanoğlunun yüz binlerce yıldır yaşantısına damgasını
vuran ama sanayi devrimi sonrası ivme kazanan bir olgudur. Yeni buluşlar
sayesinde tüketicilerin beğenisine sunulan ürünlerin hem miktarı, hem
kalitesi hem de çeşitleri çoğalmış, bu vesile ile de bireysel ve toplumsal
refah sürekli olarak artmıştır. Eğer yeni buluşlar olmasaydı günün birinde
mevcut olan ürünlerin marjinal kullanım değerleri (faydaları)
azalacağından ve tüketiciler doyuma ulaşacaklarından ve de kâr oranı
azalacağından Neoklasik büyüme modellerince öngörülen statik dengeye er
geç ulaşılacak ve sonrasında büyüme sadece nüfus artışına bağlı bir
değişken olacaktı. Yeni yatırım diye bir şey olmayacak, yaşam standardı
yükselmeyecek ve sadece amortisman amaçlı yatırımlar yapılacaktı.
Teknolojinin köklerinin “üretim için bilgi”de
olduğunu ve insanoğlunun bilgi üretme kapasitesinin sınırsız olduğunu göz
önüne aldığımızda teknolojik yeniliklerin, dolayısıyla büyümenin (refah
artışının), en azından teorik olarak, bir üst sınırı olmadığını görürüz.
insan beyni, fonksiyonlarını yitirmediği sürece yeni teknolojiler
üretebilecek ve refah artacaktır.
Burada yeni ürünlerden kastedilen şey tamamen
yeni bir ürün olduğu gibi (örneğin AIDS’e karşı bir aşı) bilinen bir ürünü
daha farklı bir tasarım veya kalitede üretmeyi de içermektedir (örneğin
bilgisayar teknolojisindeki yenilikler). Dolayısıyla, Microsoft firmasının
Pentium III serisi işlemcileri, yeni supersonik uçaklar, dijital
televizyonlar eskiden de bir şekilde var olmalarına rağmen artık yeni
özelliklere ve/ya tasarıma sahip olduklarından yeni ürünler olarak
değerlendirilmektedirler.
Yeni ürünler çoğu zaman yeni üretim
yöntemlerini de beraberlerinde getirirler. Bu durumlarda hem ürüne hem de
üretim yöntemine gelecek talep artışı yatırımların, dolayısıyla da
toplumsal ve bireysel refahın daha hızlı artmasını sağlayacaktır.
Verimlilik artışının uzun dönemdeki en önemli
hatta tek önemli etkeni olan teknolojik yeniliklerin hepsi değilse bile
büyük çoğunluğu gelişmiş ülkelerin firmaları tarafından
gerçekleştirilmektedir. Gelişmekte olan ülke ekonomilerinin teknolojik
buluşlar açısından önemli bir rolünün olmamasının bir çok nedeni vardır.
Bunların başında gelenler ise yeterli sayıda uygun (appropriate)
insan kaynaklarının olmaması, uygun kurumsal ve sosyolojik
altyapının bulunmaması, uygun teknolojik altyapının ve çevrenin
olmaması, uygun finansal teşviklerin sağlanamaması, kısacası en
yenilikçi ve dinamik sektörlerde küresel düzeyde rekabet edebilecek insan
gücünün ve firmalarının çok az olmasıdır.
“Uygun” sözcüğünün altını özellikle
çizdik çünkü Rusya, Ukrayna gibi bazı eski Sovyet Bloğu ülkelerinde teknik
ve bilimsel açıdan eğitilmiş insan gücü sayısı ABD veya Almanya’dakinden
nüfusa oranları bakımından daha yüksek olmasına rağmen mikro ve makro
verimlilik bu ülkelerde çok daha düşüktür. Nedeni ise oralarda UYGUN
kültürel ve kurumsal ortamın ve uluslararası rekabet edebilirlik
seviyesindeki firmaların henüz tam olarak oluşmamış olmasıdır.
3- Teknoloji Transferi (Veri Teknoloji)
Gelişmekte olan ülkeler açısından, hatta
küresel açıdan verimliliği (ekonomik büyümeyi) arttırmada çok önemli olan
bir yöntem de teknoloji transferidir. Küreselleşme kavramının yaygın
olarak kullanıldığı, sanayi ürünlerinin önemli bir kısmı için gümrük
vergisi ve kotaların kaldırıldığı bir ekonomik konjonktürde patent-lisans
anlaşmaları veya doğrudan yabancı yatırımlar aracılığıyla yeni
teknolojiler üretmeye gerek duymadan da gelişmekte olan ülkelerin
verimliliklerini ve yaşam standartlarını bugünkü seviyelerinin çok üstüne
çıkarmak mümkündür. Teknoloji transferi bu amaç için çok yararlı bir
yöntemdir.
Tablo : 2 Yeni Üretim Yönteminin (NPM) Çıktı
(q), Katma Değer (VA) ve Kârlılığa (r) Etkileri.
(tüm girdi ve çıktı fiyatları (pij),
ücretler (w) ve faiz oranları (i) sabit)
|
Teknolojik Değ.
|
K- tasarruf ediyor |
Çıktı’ya etkisi |
Toplam VA |
VA / PFP |
VA / L |
VA / LWP |
q / L |
VA / TFP |
r ve π’de değisim |
|
Girdi tas.
|
Evet |
q t+1
= q t |
|
|
|
|
|
|
|
|
Emek tas.
|
Evet |
q t+1
= q t |
|
Sabit |
|
|
|
|
|
|
Çıktı arttıran
|
Evet |
q t+1
> q t |
|
|
|
|
|
|
|
|
Çıktı arttıran L & Xi
tas. |
Evet |
q t+1
> q t |
|
|
|
|
|
|
|
Not: Tüm fiyatlar ve ücretler
sabit, talebin ise üretimle aynı oranda arttığı varsayılmıştır.
PFP = VA / Xi * pi
(emek haric)
TFP = VA / K (emek dahil)
K = pi
Xi + wL
VA = w*L + π (faiz dahil)
π = VA – w*L veya
TR - TC
r = π / K
Alternatif olarak gelişmekte olan ülkeler
teknoloji ithal etmek yerine kendi teknolojilerini kendileri üretmek
isteyebilirler. Ancak bu bilinenin tekrar keşfi ve kaynakların israfı
olacaktır. Zaten kıt olan beşeri, fiziksel, finansal ve doğal kaynakların
sonucu belli olmayan böyle bir politika ile yönlendirilmesi pek rasyonel
olmadığı gibi beklenen sonuçları da vermeyebilir. Bu nedenlerden dolayı
gelişmekte olan ülkeler açısından en akılcı yol uygun
teknolojileri, uygun kanallardan, uygun
koşullarla transfer etmenin yollarını bulmaktır. (Gürak, 1993)
Teknoloji transfer etmenin iki ana yolu
vardır;
a) patent – lisans anlaşmaları, ve
b) doğrudan yabancı yatırımlar (FDI).
Başka ülkelerden eğitim, konferanslar,
dergiler, kitaplar hatta İnternet aracılığıyla bir çok bilgi ve veriler
elde edilebilir. Kullanıma hazır mamul mallar (finished goods) bile bir
çok bilginin (embodied technology) kazanılmasına yardımcı olabilirler. Ama
bu kanallardan teknoloji transferi olanaklarının abartılmaması gerekir.
Her şeyden önce entelektüel mülkiyet hakları (intellectual property rights)
bu tür teknoloji transferinin önünde ciddi bir engel teşkil etmektedir.
4- Yeniden Yapılanma – Üretimin
Reorganizasyonu (Veri Teknoloji)
Yeni teknolojiye ihtiyaç duymadan da
verimlilik artışı sağlamak mümkündür. Bunun en iyi örneklerinden biri ise
Adam Smith tarafından ortaya konan iş bölümüne dayalı üretimin yeniden
yapılanmasıdır. Bilindiği gibi Smith’in ünlü toplu iğne örneğinde bir
kişinin bir çok işi birden yapması yerine tek işte uzmanlaşması durumunda
kişi başı üretilen miktar teknolojik yeniliğe ihtiyaç duymadan artış
gösterebilmektedir. Sonuç olarak iş bölümü sayesinde insanlar yaptıkları
tek işe konsantre olmakta ve bu da verimliliğin artmasına neden
olmaktadır.
insan kaynaklarının işbölümü vasıtasıyla daha
etkin kullanımı yanı sıra üretimde, gerekli olduğu yerlerde, emek dışı
girdi akış ve çıkışını yeniden düzenleyerek de verimlilik artışı sağlamak
mümkündür. örneğin çok katlı bir binada her katta ayrı ayrı işlemlerin
(örneğin kesim, dikim, paketleme gibi) yapılması yerine tek kat üzerinde
yatay olarak aynı işlemlerin yeniden düzenlenmesinin verimlilik artışı
sağlama olasılığı büyüktür. Veya bir ofiste evrak akışını hızlandırıcı
masa ve/ya oda düzenlenmesine gidilmesi kullanılan zaman açısından
tasarruf sağlayıp verimliliği arttırabilir. Sıfır stokla çalışıp, stok
tutma maliyetlerini ortadan kaldıran yöntem de yeniden yapılanmanın bir
başka çeşididir. Sonuçta gene, yeni teknolojiye gereksinim duymadan kişi
başına veya toplam faktör verimliliği artmaktadır. Buna benzer
örnekleri çoğaltmak mümkündür.
5- Kapasite Kullanımını Arttırmak (Veri
Teknoloji)
iktisat ders kitaplarındaki büyüme modelleri
genel olarak tam kapasite ile üretim yapıldığını, yani maksimum teknik
etkinlik ile çalışıldığını varsayarlar. Ne yazık ki gerçek ekonomilerde
durum böyle değildir ve atıl kapasite sıradan bir olgudur. özellikle
ekonomik kriz dönemlerinde atıl kapasitenin arttığına hatta büyük oranlara
ulaştığına şahit oluruz. Gelişmekte olan ülkelerde ise atıl kapasite çok
daha sık görülen ve sıradan bir ekonomik olgudur, özellikle de dış
ticarette korumacılığı uzun dönem devam ettiren ülkelerde ciddi bir sorun
olmaktadır.
Daha önce teknik etkinlik ile verimlilik
kavramlarının ayrı anlamları olduklarını fakat birbirleriyle de ilişkili
olduklarını belirtmiştik. Atıl kapasite özellikle gelişmekte olan ülke
firmaları için aşina bir durum olduğundan ve tam kapasiteye yaklaştıkça
üretim miktar ve değer olarak artacağından, verimliliği arttırmanın bir
yolu da kapasite kullanım oranlarını ve böylece sabit fiziksel sermayenin
teknik etkinliğini arttırmaktır. Gene gelişmekte olan ülkelerde tarım
sektöründe toprak dahil üretimde kullanılan bir çok araç ve gerecin
yeterince etkin kullanılmadığını gözlemlemek mümkündür. Toprağın ve de
üretim araçlarının daha etkin kullanımlarının sağlanabilmesi halinde
eldeki girdilerle hem toplam fiziksel çıktı miktarını hem de toplam katma
değer miktarını, dolayısıyla kârlılığı arttırmak mümkün olacaktır.
6 - Vardiyalı Çalışma (Veri Teknoloji)
Mevcut olan fiziksel üretim araç ve
gereçlerini veya Neoklasik terminolojiye göre sermaye mallarını (capital
goods), daha yoğun kullanarak, örneğin vardiyalı çalışmak suretiyle de
kantitatif açıdan veya birim sermaye başına elde edilen Katma Değer artışı
olarak verimliliği teknolojik yeniliğe gerek duymadan arttırmak mümkündür.
Vardiyalı çalışma sonucu sabit maliyetlerde (FC) bir değişiklik
olmamakla birlikte artan toplam çıktı miktarı ile birlikte birim sabit
maliyetler (FC/q) azalma gösterecek ve bu durum kâr oranının (r)
ve katma değerin (VA) artmasına neden olacaktır. Vardiyalı çalışma
yapılabilmesi için sabit sermayenin teknolojisinin vardiyalı çalışmaya
elverişli olması, yeterli miktarda yedek işgücün bulunması, girdi
temininde sıkıntı olmaması ve yasal / sendikal engellerin bulunmaması
gerekir. Bu arada talebin arza uyum sağlayacağını, ücret ve fiyatların da
değişmediğini varsayıyoruz. Çalışan kişi başı üretilen çıktı miktarı
değişmese (çalışan kişi başı verimlilik artışı olamasa) bile üretilen
katma değerde (VA), kâr oranında (r), birim işgücü başı
yaratılan toplam katma değerde (VA / L) ve toplam çıktıda (Q=q1+q2)
önemli artışlar sağlanabilir.
7- Kaynakların Yeniden Dağılımı (Veri
Teknoloji)
Yeni teknolojiye gereksinim duymadan
verimliliği arttırabilmenin bir yolu da üretimde kullanılan insan ve
finans kaynaklarını daha yüksek katma değer üreten yatırım alanlarına
kaydırmakla sağlanabilir. örneğin, Batı’nın zengin ülkelerindeki işgücü,
gelişmekte olanlara kıyasla birim saat başına daha pahalı olduğundan
tekstil, hazır giyim, gibi emek-yoğun sektörlerde yaratılan katma değer
oranı teknoloji yoğun sektörlere göre göreceli olarak daha düşüktür. Buna
karşılık iyi eğitilmiş insan gücü gerektiren ve teknoloji-yoğun iş
kollarında, örneğin uçak ve gen teknolojisi gibi, gelişmiş ülke firmaları
tekstil sektörüne kıyasla daha fazla katma değer üretebilir ve
kârlılıklarını arttırabilirler ve öyle de olmaktadır.
Herhangi bir ülkede, gelişmiş veya gelişmekte
olması önemli değil, firmaların A sektöründe B sektöründekine kıyasla
birim sermaye başına daha fazla katma değer üretebilmeleri söz konusu ise
beşeri ve fiziki kaynakların yeniden dağılımı sonucu verimlilik artışı
sayesinde hem bireysel hem de toplumsal refah artışı sağlanabilir
demektir. örneğin, Türkiye’nin refah seviyesi arttıkça işçilik ücretleri
de artacağından belli bir zaman sonra tekstilde ve hazır giyimde rekabet
edemez duruma gelecek ve elindeki beşeri, fiziki ve finansal kaynakları
yeniden değerlendirmek, yeni alanlara kaydırmak zorunda kalacaktır.
8- Eğitim Ve Beceri Düzeyini Arttırmak (Veri
Teknoloji)
Genel eğitim ve teknik eğitimin düzeyi ile
eğitim yıl sayısı arttıkça verimliliğin de olumlu etkilendiğini görürüz.
Bunun nedeni daha iyi düzeyde eğitim almış kişilerin yeni şeyleri
öğrenmeye, yeni üretim koşullarına uyum sağlamaya dolayısıyla da
verimliliklerini arttırmaya daha yatkın olmalarıdır. Eğitim ile öğrenme
kapasitesi dolayısıyla verimlilik artışı arasındaki ilişki iyi
bilindiğinden gelişmiş ülkelerde eğitime büyük önem verilmektedir. Dokuz
yıldan az eğitim gören insan hemen hemen hiç yokken gelişmekte olan
ülkelerde hala nüfusun önemli bir kısmının doğru dürüst okuma yazma
bilmediklerini görüyoruz. Gelişmiş ülkeler her zaman insan gücü eğitimi
için şu veya bu şekilde kaynak bulmakta ve yeni beceriler –bilgiler
kazandırmaya çalışılmaktadır. Örneğin İsveç’te özellikle işsizler için
yeni bilgi ve beceri kazandırmaya yönelik kurslar sürekli olarak
düzenlenmektedir. üretim için gerekli böylesine önemli bir kaynağı eğiten
eğitimcilerin de yetenekli insanlardan oluşması için önlemler alınmakta,
maddi ve manevi daha da uygun koşullar yaratılmaya çalışılmakta ve eğitim
işi yetenekli kişiler için özendirilmektedir.
Genel ve beceri kazandırmaya yönelik eğitim ve
öğretimin yeterli düzeyde olmaması verimlilik artışının gerçekleşmesinin
önündeki en büyük engeldir. Sonuç olarak refah düzeyi daha yavaş artmakta,
yaşam standardı arzu edilen seviyelere hedeflenenden daha geç ve zor
çıkabilmektedir. örneğin, bilişim teknolojilerinden yeterince
yararlanamayan insan kaynaklarının çağdaş bir enformasyon toplumu*
bireyi olup bilişim teknolojisi kullanımı gerektiren alanlarda söz
sahibi olması beklenemez.
9- İşyerinde Mesleki Eğitim ve Deneyim (Veri
Teknoloji)
Resmi kanallardan (lise, üniversite gibi)
alınan eğitimin suresi ve düzeyi arttıkça öğrenme kapasitesinin arttığını
bir önceki bölümde belirtmiştik. Bu potansiyel öğrenme kapasitesinin kısa
bir zamanda dinamiğe dönüştürülmesinin en etkin yolu iş yerinde, yapılacak
işle ilgili kurum içi mesleki eğitimdir (on-the-job training). Çünkü hangi
düzeyde resmi eğitim almış olursa olsun, dünyanın en prestijli resmi
eğitim kurumundan diplomalı bile olsa, hiç kimse yeni bir işe başladığında
tam randımanla performans gösteremez. Resmi eğitim kurumlarında
(üniversiteler dahil) öğretilen bilgiler ile uygulamada gerekli olan
bilgiler arasında bazen uçurumlar olduğu da bir gerçektir, özellikle de
iktisat – işletme gibi yönetim bilimlerinde. Bu nedenlerden dolayı
çalışılan işyerinin özgün koşullarına uygun firma içi eğitim çalışanlardan
sağlanan faydanın dolayısıyla da verimliliğin artmasını sağlayacaktır.
Üstünde önemle durulması gereken konu ise eğitimin belli bir zamanda elde
edilen bilgi ve beceriler olmadığı, öğrenmenin hem kişiler hem de
firmalar/kurumlar için yaşam boyu sürmesi gereken bir eylem olduğudur.
Ancak sürekli öğrenerek çağdaş bir ‘Enformasyon Toplumu’ ve ‘Bilgili
Toplum’ olmak mümkündür.
Deneyim (experience) ise zamana bağlı bir
olgudur. Ne okulda öğrenilir ne de zaman içinde kendiliğinden oluşur.
insanların yaptıkları işte çalışma yılları arttıkça, kişisel yetenekleri
doğrultusunda deneyim zenginlikleri, dolayısıyla verimlilikleri
artacaktır. Beş yıllık bir iş deneyimine sahip bir oto tamircisi,
pazarlamacı, belediye zabıtası, mühendis, pilotun, sadece beş aylık
deneyime sahip meslektaşlarına oranla doğal olarak daha verimli olmaları
beklenecektir.
10- İşyeri Sağlık – Güvenlik Koşullarının
İyileştirilmesi (Veri Teknoloji)
Teknolojik değişim gerektirmeden verimliliği
arttırmanın yollarından biri de işyerinin sağlık ve güvenlik ortamı ile
ilişkilidir. örneğin, eğer iş yerinde olması gereken sağlık önlemleri
alınmamışsa, çalışanlar daha sık rahatsızlanacaklar ve bu da iş saati /
günü kaybına, dolayısıyla da üretimde miktar ve katma değer kaybına neden
olacaktır. Aynı şekilde, bir iş yerinde yeterli koruyucu ve uyarıcı
güvenlik önlemlerinin olmaması, bir çok gereksiz ve önlenebilir iş
kazalarının olmasına neden olacak, dolayısıyla iş gücü kaybına ek olarak
üretimde kullanılan girdiler de en azından belli bir süre kullanım dışı
kalabilecektir. Sonuçta ise yitirilen üretimden ve katma değerden zarar
görecek olanlar çalışan insanlar, firmalar ve ülke ekonomisi olacak,
üretim ise potansiyelin altında gerçekleşecektir. Firma belki de üretime
devam edebilmek için yeni ve geçici işgücü kiralayacak, böylece birim
işgücü maliyetleri artacaktır. Artan her maliyet ise verimlilikte bir
düşüş olmuş gibi etki yaparak kâr oranının ve kişi başına üretilen katma
değerin azalmasına neden olacaktır.
Eğer işyerindeki güvenlik koşulları nedeniyle
üretimde kullanılan fiziksel girdilerde bir hasar olursa, bu hem üretim
seviyesinin düşmesine hem de bakım/tamir masraflarına neden olacaktır.
Sonuçta gene kişi başı verimlilikte bir düşme olmuş gibi etki olacak ve
kişi başına üretilen katma değer ve kârlılıkta düşme görülecektir.
11- İşletmede Demokrasi (Veri Teknoloji)
İşletmede demokrasi kavramını duyan bazı
kişilerin aklına daha önceleri örneklerini gördüğümüz işçi temsilcilerinin
yönetim kurulunda karar alma mekanizmasına katılımı gelecektir. Burada
kastedilen daha farklı bir şeydir; çalışanların işletmelerin yönetimine
katılımı yerine üretimin çeşitli aşamalarında üretim yöntemi (üretimin
nasıl gerçekleştirileceği) ile ilgili alınacak kararlara aktif olarak
katılımı ve verimlilik artışına yönelik doğrudan katkılarının sağlanması.
Böylece, verimlilik artışları ile ilgili karşılaşılan sorunların
aşılmasında hem çalışanların ilgi ve sorumlulukları artacak hem de daha
fazla çözüm önerileri ortaya çıkacaktır. Bu durum ayrıca motivasyonun da
artmasını sağlayacak, çalışanlar arası dayanışma artacak, israf azalacak,
öz denetim sayesinde kalite artacaktır. Bunun sonucunda elde edilen
verimlilik artışlarının reel ücretlere de bir şekilde yansıması kaçınılmaz
olacaktır.
SONUÇ
Bu yazıda ülkelerin toplumsal ve bireysel
refahlarını arttırmanın yolunun verimlilik artışından geçtiğini göstermeye
çalıştık. Verimlilik artışı, arzu edilen sonuca göre oransal miktar artışı
(kantitatif artış) veya oransal (katma) değer artışı olarak ele
alınabilir. Ancak oransal miktar artışında özellikle yeni ürünlerin veya
üretim yöntemlerinin sağladığı verimlilik artışlarının miktar olarak
kıyaslamasını yapabilmek mümkün olmadığından bu durumlarda katma değer
kriterine göre yapılacak verimlilik analizleri daha uygun bir yöntem
olacaktır. Nitekim, verimliliği arttıran başlıca 11 aracın hepsinin ortak
özelliği verimlilik artışı sonucu üretilen katma değerin (VA),
toplam kârın (π), kâr oranının (r) ve katma değer içinde
kârın payının artmasıdır, cet. par. (Bak. Tablo: 3) Diğer bir deyişle,
harcanan bir birim sermaye karşılığı üretilen VA artmakta ve gelir
pastası büyürken, gelir dağılımı kısa dönemde sermaye sahibi lehine
değişmektedir. Bu durum piyasa ekonomisinin temel mantığı gereği böyle
olmak zorundadır. Çünkü rekabet ve daha fazla kâr elde etmek arzusu
girişimcileri sürekli olarak verimlilik artışları aramaya, yenilikler
bulmaya zorlar. Bu, Marx ve Schumpeter’in sözünü ettiği “yaratıcı
yıkıcılığın” doğal sonucudur.
Katma değerden pay alan diğer unsurlara
gelince; faiz oranları (i) değişken olduğuna göre rantiye diye
tanımlanan grubun gelir durumunu piyasa koşulları belirleyecektir.
Devletin topladığı vergiler üretilen VA doğrultusunda
değişeceğinden, verimlilik artışı vergi gelirlerinde artış anlamına
gelecektir. Çalışanların aldıkları ücrete (w) gelince, çalışanlar
genellikle yönetimle yapılan bireysel ve toplumsal (sendikalarla)
anlaşmalarla belirlenen ücretleri aldıklarından, sözleşme süresi dolana
kadar reel ücretler aynı kalacak, daha sonra ise yapılan pazarlığa göre
belirlenecektir. Verimlilik artışları sonucu önceleri ücretin VA
içindeki oranı düşecektir ama bu reel ücretin düştüğü anlamına gelmez.
Sadece kısa dönemde gelir dağılımının sermaye sahibi lehine değiştiğinin
göstergesidir. Uygulamada genel olarak sendikalarla yapılan pazarlıklar
sonucu bir yandan reel ücretler (uzun dönemde) artarken diğer yandan da
sendikaların pazarlık gücü oranında gelir dağılımındaki eşitsizlik
çalışanlar lehine iyileşme gösterebilecektir.
Örneğin, verimlilik artışı öncesi VA =
π + W Þ 100 = 50+50 iken verimlilik artışı sonucu VA =110
(=60+50) olduğunu varsayalım. Sermaye sahibinin payı % 50’den % 54’e
yükselecek ancak reel ücret (50 TL) değişmeyecektir. Sonrası ise sendikal
pazarlıklara bağlı değişim gösterecktir.
Yukarda verimliliği arttırmanın en önemli 11
yolunu incelerken bunlardan bazılarının (3’ten 11’e kadar) yeni
teknolojiler gerektirmediğini de gördük. Ancak bu yöntemlerle verimliliği
arttırabilmenin her zaman için bir üst sınırı vardır. Eninde sonunda bu
üst sınıra diğer bir deyişle Neoklasik modelin öngördüğü dengeye ulaşılır
ve büyüme durur. Gerçekte ise zihinsel emekten kaynaklanan teknolojik
değişimler vasıtasıyla verimlilik ve refah artışı, sonsuz bir süreçtir.
Çünkü insanlar sürekli olarak yeni bilgiler (yeni teknolojiler) üretirler.
Bilgi üretiminin bir üst sınırı olmadığına göre teknolojik değişimin ve
verimlilik artışının da bir üst sınırı olamaz. Bu nedenle uzun dönemde
verimlilik ve refah artışının tek kaynağı zihinsel emeğin ürünü olan
teknolojik değişimlerdir denebilir.
ister kısa isterse uzun dönemde olsun sadece
verimliliğin artmasını arzu etmek ve kalkınma planlarında sözel olarak
öncelik vermekle verimlilik artışı sağlanamaz. Verimlilik artışının
istikrarlı ve sürekli bir trend olabilmesi için bazı önkoşulların oluşması
gerekir. Bunların başında eğitimli işgücü, uygun teknolojik, kurumsal ve
sosyo-ekonomik altyapı ve siyasal istikrar gereklidir. Hükümetlerin kısa
ve uzun dönemlerdeki ekonomik, sosyal ve siyasal politikaları söz konusu
önkoşulların oluşmasında ve gelişmesinde önemli etkenlerdir. Örneğin Rusya
ve Ukrayna’da olduğu gibi iyi eğitilmiş işgücüne sahip ama kurumsal ve
kültürel altyapıya ve rekabetçi firmalara sahip değilseniz hedeflenen
sonuca ulaşmak pek kolay olmayacaktır.
Teknolojik değişimin kaynağının bilgi
seviyesi ve bilgili insanlar olduğu herkes tarafından kabul edilmekle
birlikte özellikle Neoklasik büyüme modellerinde işgücü, zihinsel emek
(beşeri sermaye -human capital) ve teknoloji sanki birbirinden tamamen
bağımsız üretim faktörleriymiş gibi ele alınmaktadırlar. İşgücü, zihinsel
emek (beşeri sermaye) ve üretim için bilgi anlamına gelen teknoloji
aslında aynı kökenden kaynaklanır; insanın yaratıcı gücü.
Eğitimsiz işgücünü eğitip bilgi ve beceri sahibi yaptığınız zaman
Neoklasik terminolojiye göre beşeri sermaye elde edersiniz. Bu beşeri
sermaye insanlığın sahip olduğu bilgilere yeni bilgiler ekleyerek yeni
teknolojiler üretir. Bu yeni teknolojiler kimi zaman daha ucuz kimi zaman
da daha kaliteli üretim yapma becerisi demektir. Kimi zaman ise bizim
tüketimimize yepyeni ürünler sunar. Aslında hepsinin kökeni insanın
emeğidir, özellikle zihinsel emeği. (Gürak, 1993) Sonuç olarak
refah artışında temel etkenin insan kaynakları ve onun ürettiği ve
kullandığı bilgi olduğunu görürüz. Bilginin mevcut miktarı
verimlilik seviyesini etkilemede çok önemli bir unsur olmasına rağmen
asıl önemli olan bilgili insandır.
Çünkü bilgiyi üreten "yaratıcı bilgili
insan", kullanan ise bilgili insandır.
Tablo: 3 Verimlilik artış nedenleri ve
etkileri (ücret sabit), cet. par.
|
Yeni teknoloji |
Değişimin türü |
VA / K |
VA / L |
r |
π /VA |
W/VA |
Evet
|
Yeni üretim yöntemi,
aynı ürün |
|
|
|
|
|
|
Evet |
Yeni ürün ve/ya üretim
yöntemi |
* |
* |
* |
* |
* |
|
Hayır |
Teknoloji transferi |
|
|
|
|
 |
|
Hayır |
üretimin yeniden
yapılanması |
|
|
|
|
 |
< |