Bugün mü? Yarın mı?

0
Want create site? Find Free WordPress Themes and plugins.

Bugün mü? Yarın mı?

Değerli okurlar,

Pazarlama konusuyla ilgili bir şeyler yazmam istendiğinde, yazıyı tamamlamak için geçireceğim sürenin yarısından fazlasını ne yazacağımı bulmak için harcayacağım aklımın ucundan bile geçmemişti.

Sonunda “Marka” ile ilgili bir şeyler yazmaya ve bunu yaparken de çok teorik olmamaya karar verdim. Mümkün olduğunca da  iş hayatında geçirdiğim altı yılın bana hissettirdiklerini aktarmanın doğru olacağını düşündüm. Marka olmanın bir iş değil, bir hayat anlayışı olduğunu, aslında pazarlamada yaptığımızın kendi hayat  oyunlarımızın ürünler üzerinde uygulanması  olduğunu anlatmak kolay olmayacaktı.

Neydi bu “Marka” dedikleri? Marka olmak kolay mıydı? Marka olmak için nasıl bir süreç izlenmeliydi? Bu soruların cevaplarını birçok yerde bulmanız mümkün. Ben bulabileceğiniz teorik açıklamalar yerine, hepimizin çok yakından tanıdığı “kendimizi” kullanarak bu sorulara cevap bulmaya çalışacağım.

Markayı yaratan değerler gibi, bizleri de yaratan değerler söz konusu. Örneğin, kendinizi ele alın. Güvenilir olmanız, katıldığınız ortamlara değer katmanız, inançlarınız, çevreye olan duyarlılığınız, çalışkanlığınız gibi birçok şey sizi tanıyanların gözünde sizi marka yapan değerler. Yani sizi Hakan, Taner, Seçil, Gözde, Bülent, Emrah yapan değerler.

Yukarıda saydığımız değerlere sahip bir bireyin marka değerini düşünün. Herkes tarafından aranan, her ortamda görülmek istenen bir kişi. Kısaca faydalanılmak istenen bir kişi.

Dikkat ettiyseniz, yukarıda saydığımız değerler fonksiyonel ve duygusal değerlerin kombinasyonundan ortaya çıkıyor. Yani siz hem çalışkan hem de yakışıklı veya güzel olabilirsiniz ama güvenilir değilseniz, birlikte olduğunuz insanlara huzur vermiyorsanız, o ortama değer katmıyorsanız, marka değerinizin pozitif olmasından bahsedilemez. Hatta kendinizi bu iki boyuttan değerleri de aynı anda bünyesinde barındıran bir başka kişi ile kıyasladığınızda hiç de lehinize sonuçlar çıkmayacaktır. Her ne kadar üzücü de olsa, sizden faydalanan insanlar, sizden faydalanma konusunda çok da istikrarlı davranmayacak başka markaları tercih edeceklerdir.

Unutmayalım ki, markalar da bu iki boyutlu değerleri bünyelerinde aynı anda barındırmak ve bunu da tüketicilerine ispatlamak zorundadırlar. Yarını düşünürken bugünü kurtarmalı, bugünü kurtarırken yarını unutmamalıdırlar.

Bu da markaları yöneten kişilere imaj ve promosyon faaliyetlerini iyi dengeleme sorumluluğu yükleyecek, bu hassas denge de markaların başarısını belirleyecektir.

Zaten “ürün” ile “marka” yı birbirinden ayıran özellikler de burada ortaya çıkıyor. Bir üründe bulunması gereken fonksiyonel faydaların yanı sıra, o ürüne duygusal boyutları katabildiğiniz ve ürüne yaşayan bir kimlik yükleyebildiğiniz anda, o ürün artık bir “MARKA” olmayı hak etmeye başlıyor.

Bireyler olarak bugün kendimize belli yatırımlar yaparken, bunları kısa vadeli ve uzun vadeli olmak üzere iki farklı kategoriye ayırabiliyoruz. Vizyonumuzu genişletmek adına seyahat ediyor, kitap okuyor, teknolojiyle ilgileniyorsak; bunları kendimiz için yaptığımız uzun vadeli yatırımlar olarak sayabiliriz. Bir davete giderken en güzel kıyafetlerimizi giyiyor ve süsleniyorsak, bunları da kendimize ait promosyon faaliyetleri arasında tanımlayabiliriz.

İşte markalarda yapılanlar da bundan çok farklı değil. Kısa vadeli dönemsel promosyonlarla ürünün satışına ivme vermeye çalışırken ve promosyon programları üretirken uzun vadede tüketici güvenini kazanmış, çevresine, kendisi için emek harcayanlara ve tüketicisine saygılı, vizyonu geniş ve sağlam markalar yaratmak adına da imaj programları yapılmış oluyor.

Bir müzisyen için bestesinin herkesin ağzında mırıldanıldığını duymak neyse, bir pazarlamacı için de detaylarını hazırladığı bir pazarlama programının rakamsal ve duygusal sonuçlarını almak odur, yani bestelediği şarkının tüketicile
r tarafından mırıldanılmasıdır.

Tabii son olarak şunu belirtmek gerekir ki; bir ürünün marka olması ile ilgili kararı veren nihai merci  tüketicidir. Pazarlamacıların görevi ise uygun zaman ve koşullarda ürün ile tüketiciyi buluşturmaktır.

Yazımın sonuç cümlelerinde konuyla ilgili olarak siz değerli okurların affına sığınarak alıntı yaptığım bir anektoda orijinal diliyle yer vermek istedim:

“In a recent interview, General Norman Schwartzkopf was asked there was room for forgiveness toward the people who have harbored and abetted the terrorists who perpetrated the September 11 attacks on America.

His answer was classic Schwartzkopf. His reply: I believe that forgiving them is God’s function. Our job is simply to arrange the meeting.”

Beyinlere ve yüreklere seslenmeyi unutmayın.

Besteleriniz uzun ömürlü, sevdikleriniz sadık olsun…

Saygılarımla…

Levent SOYGÜR

Kaynak : http://www.ba.metu.edu.tr/~manclub/yayinlar/glokal/glokalarsivi/sayi12/icindekiler.html

 

Did you find apk for android? You can find new Free Android Games and apps.
Share.

Leave A Reply